Niyazi abê yi ağırladığım villadan tabiatın görüntüsü

 

Niyazi Abê, kanserin henüz metastaz yapmadığını öğrenmiş olmanın verdiği rahatlıkla her akşamüzeri televizyonda haberleri izliyordu. Bulunduğumuz 800 kişilik öğrenci yurdunun büyük salonunda izlemek isteyenler için renkli bir televizyon vardı. Her zaman olduğu gibi ilk haberler komünist partisi genel sekreterinin veya politbüro üyelerinden birisinin demeciyle başlıyordu.

Bugün de önce komünist partisi genel sekreterinin, ondan sonra cumhurbaşkanının ve en sonunda da içişleri bakanının sonu gelmeyen uzun demeçleri vardı. Haber programı daha sonra diğer konularla ilgili haber ayrıntılarını ele alıyordu. Ben de Niyazi Abe’ye öncelikle bu demeçleri tercüme ediyordum. Birdenbire bana doğru döndü ve hastalığını unutup toparlanarak, kendisine has, harfleri yutan hitap biçimiyle “Yao Yekta, bunlarda ruh kalmamış.” dedi. “Niye Abê?” diye sordum.

Ekrana yansıyan politik şahsiyetlerin dış görünüşleri fazlasıyla ilgisini çekmişti. ‘’Ruhu olan insan böyle mi giyinir?” dedi. “Hepsinin de elbisesi kül rengi ve modelleri de öyle iğrenç ki. Ruhu olan insan öncelikle kendisini sever ve bunları asla giymez, kendisini sevmeyen insan, vatandaşlarını sevebilir mi, onlara hizmet edebilir mi?” Duraksadı. “Bana söz ver!” dedi. “Eğer iyileşirsem, onların yanına götüreceksin beni; hepsinin beden ölçülerini alacağım. Bana bir atölyede bir süreliğine yer versinler, onlara öyle elbiseler dikeceğim ki; üzerlerine giydiklerinde gönülleri açılsın, psikolojileri canlansın, ruhları hayatla sağlam ve sıcak bağlar kursun. Bak, ondan sonra gör, ne hizmetler veriyorlar bu millete, memlekete. Komünizm mi onlara dedi ‘Gidin, insanın ruhunu karartan kumaşlardan böyle hoşa gitmeyen modeller yapıp elbise niyetine üzerinize geçirin.’ diye. Kısa bir süre düşündükten sonra: “Bunlar, önce kendi ruhlarını sonra da birbirlerinin ruhlarını karartmışlar. Böyle komünizm olmaz! Komünist insan önce kendini, sonra en yakınındakileri seven, eğer yöneticiyse tüm yönettiklerini seven insandır!” diye ekledi.
Niyazi Abê’ye hemen orada, eğer iyileşirse onların yanına götürüp hepsi için birer elbise dikmesini sağlamam üzerine söz vermek zorunda kaldım.

Her akşam, mesai bitiminden sonra mutlaka Prof. Hradec Niyazi Abê’nin yanına gelir, yatağının yanındaki sandalyeye oturup bir elini avuçlarının içine alır, onunla bir süre sohbet ettikten sonra öyle evine giderdi. Hangi lisanda, nasıl anlaşıyorlardı bilmiyorum ama ikisi de hep sohbet sonrası mutlu bir şekilde, gülerek ayrılırlardı. Niyazi Abê, Prof. Hradec’ e hayran kalmış, iyileştiğinde ona dikeceği elbisenin kaygısına düşmüştü.

Niyazi Abê’nin Çekoslovakya vizesi bitmişti; Doğu Bloku’nun, yani Varşova Paktı’nın en modern kliniğinin en prestijli odasında yaşayan kaçak durumuna düşmüştü. Komünist rejimde bunun ne illet bir suç olduğunu tahmin edersiniz artık. Olayı Prof. Hradec’ in yardımcısına anlatmaktan başka çare kalmamıştı. Onlar tüm yasakları veya engelleri yok sayarak, öncelikle Niyazi Abê’yi kliniğe almış, en prestijli odayı, en güzel ve akıllı hemşireyi tahsis etmiş ve tıbbın sınırlarını zorlayarak, teşhisi kısa bir zaman diliminde para sorununu hiç açmadan gerçekleştirmişlerdi. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi onları bir de içine düştüğümüz “komünizm kaçağı” statüsüyle yormak, kaygıya düşürmek hiç de hoş değildi ama yapacak başka bir seçenek de yoktu. Prof. Hradec ‘in yardımcısı Slovakyalı bir Yahudi’ydi. Beni sakince dinledi ve “Pasaportu nerde?” deyince rahatladım; sorduğu pasaportu çıkarıp ona verdi, ‘’müsterih olun’’ dediği an belleğime kazındı. Sonraki günlerin birinde pasaportla içinde süresi iki ay uzatılmış vize kâğıdını birlikte iade etti. Hiç ama hiç yorum yapmadan, konu hakkında bir tek cümle olsun söz etmeden. Bunu ancak yüzyıllar boyunca her rejimde namlunun hedefindeki bir toplumun fertleri anlayabilir; özellikle böyle hassas bir konuda dilin bile sakıncalı olduğu iletişim tarzını…

Yine o günlerde, Niyazi Abê’nin artık tüm organlarının – sadece idrar kesesi değil- görüntüleme ve tahlillerinin sonuçları gelmişti. Niyazi Abê’ye Diyarbakır’daki doktorlar iyi niyetle de olsa, bilmeyerek, tedavi amaçlı o kadar ağır ilaçlar vermişler ki; hem karaciğeri hem de böbrekleri oldukça yıpranmıştı. İdrar kesesini ameliyatla alıp yerine, kalın bağırsaktan idrar kesesi yapmayı önerdi Prof. Hradec. Ama bu ameliyat en az 4-6 saat sürecekti. Niyazi Abê’nin bu organları narkoz altında bu kadar uzun bir ameliyatı kaldıracak durumda değildi. Hradec, bu durumu hesaba katarak ameliyat için şunu önerdi: Niyazi Abê iki kez ameliyat edilecekti. Birinci ameliyatta idrar kesesi alınacak, her ihtimale karşı kemoterapi ve ışınlarla belki bir yerlerde saklı kalmış olabilecek kanser hücreleri de böylece yok edilecekti. Ve idrar karında açılacak iki drenajla plastik idrar keslerine taşınacaktı. Niyazi Abê yaklaşık olarak iki ay yoğun bakıma alınacak, kendisine geldikten sonra yeniden ameliyat edilecek ve bu kez de kalın bağırsaktan idrar kesesi yapılıp idrar boruları ona bağlanacaktı. Ve böylelikle kurtulmuş olacaktı. Hradec, kalın bağırsaktan idrar kesesi yapma prosedürünün onun için rutin olduğunu, ayda birkaç kez böylelikle hastaları kurtardığını ve başarının kesin olduğunu, işlemin kolaylığını anlatıp durdu; ameliyat üzerine taşıdığım kaygıları ve korkularımı bertaraf edebilmek için.

Uzunca konuyu Niyazi Abe’ye nasıl açacağımı düşündükten sonra, bir akşam yine yanına oturup ellerini ellerimin içinde sıkarak konuyu anlattım. O ana kadar hiç tahmin edemeyeceğim bir tepkiyle karşılaştım. Niyazi Abê yatağında kollarını gererek:
“Bu asla olmaz!” dedi.
‘’Niye Abê?’’
‘’Yao Yekta, düşünebiliyor musun, eğer bu Diyarbakır-Silvan’da duyulursa, ‘Ha, bakın Allah o komünistin cezasını nasıl verdi; karnından işiyor’ diyecekler, bu nedenle olmaz!”

Günlerce Niyazi Abê’yi ikna etmeye çalıştım, ikna süreci zorlu da geçse sonunda ‘’Olur, tamam, senin dediğin gibi olsun ama bırak bir Türkiye’ye döneyim, oğlum Masrur’u bir kez daha kucaklayayım; söz, hemen döneceğim.” dedi.
Niyazi Abê’ye o günlerde kanserin hâlâ metastaz yapmamış olmasının ne büyük bir şans olduğunu, kaybedecek bir günümüzün bile olmadığını ne kadar anlattıysam da başarılı olamadım. Niyazi Abê’nin kararını Prof. Hradec’e o düştüğüm ruh haliyle anlatmaktan başka çarem kalmamıştı.

Her şey bu kez de Niyazi Abê’nin Diyarbakır’a dönüşü üzerine yoğunlaşmış, vücudunun direncinin yükselmesi için her gün 1 litre kan plazması verilmeye başlanmıştı ve yine o günlerde, Prof. Hradec kendisine has bir ifadeyle: “Bu plazmalar bizi emperyalizme karşı savunacak olan özel komando birimimizin askerlerinin kanından!” diyerek ne cince bir kıyak yaptığını belli etmiş ve göz kırparak da kendi kıyağını onaylamanın zevkine bizi ortak etmek istemişti. Hradec, o özel birime, o genç, sürekli ağır antrenmandaki askerlerin kanlarına nasıl ulaşmıştı; bunu ona soramadım, soramazdım çünkü o Hradec’ti! Otoriteydi, karşısındakinin durumunu onunla kurduğu yüksek empati yeteneğiyle anlayabilen gerçek bir insan, iş bitiriciliği ve hareketliliği yönünden ise ele, avuca sığmayan civaydı!

Niyazi Abê bir cuma günü taburcu oldu. Ben hafta sonları Osman Sabri’nin oğlunun, Nureddin Zaza’nın yeğenlerinin de kaldığı 12 bloklu yurtlardan sorumlu klinikte hasta bakıcılığı yapıyordum. Yani cuma akşamı ders kitaplarımı alıp mesaiye başlıyor, pazartesi sabahına kadar çalışıyor, pazartesi sabahı ise çalıştığım klinikten doğruca okula gidiyor ancak pazartesi akşamı okuldan döndükten sonra okuyabiliyordum. Niyazi Abê geldikten sonra onun hastalığıyla ilgili takip işleri ve onunla bizzat ilgilenmek için izin almıştım. Çalışmıyor, hafta sonlarını Niyazi Abê’nin yanında geçiriyordum. Taburcu olduğu o cuma günü Niyazi Abe’yi “tosbağa” dediğimiz Volkswagen marka arabama bindirdim, ona güzel bir şok yaşatıp bir kez daha ikna etmeyi denemek istiyordum. Birlikte, en fazla 80-90 km hızla gidebilen arabamla, o dönemin dar ve bozuk yollarında ilerliyorduk. Birkaç kez kararından vazgeçirmek için konuşmayı denedim. “Abe, seni yine yurtta hapis mi ettirteyim, bak daha neler yaşayacağımızı bilmiyoruz.” diyerek böylece onu kaygılandırtıp vermiş olduğu kararı belki değiştirir umuduyla söylediğim sözler karşısında yumuşayabileceğini düşünüyordum, bir süre sonra sakinleşti. Sonunda “Sana inanıyorum, sen her şeyi yaparsın.” dedi. 60 kilometreyi iki saatte kat edebilmiştik, gittiğimiz yollar dağlık alanda, orman içlerinden dolanarak ilerleyen, sadece bir arabanın sığabileceği kadar dar, her iki yakası boyunca ağaçlıklı, kimi yerlerinde hafif uçurumlar bulunan yollardı.

Sonunda hedefe vardık ve karşımızda etrafı tel örgülerle çevrilmiş, araba giriş kapısı olan, kapıdan 200 metre uzakta muhteşem bir villanın önünde durduğumuzda Niyazi Abê,”Ev çi ye? bê lo me be, ev ji kûr derket ?” diyerek yaşadığı çocuksu sevinci ve şaşkınlığı belli etmiş, karşılaştığı manzaranın etkisiyle hissettiği hayranlığı saklama gereği bile duymamıştı. Fakat bu duygularda onu kaygılandıran başka duygular da kendini hissettiriyordu. Dar, her iki tarafı sık ve yüksek çam ağaçlarıyla kaplı yolların sonunda, yani yolların bittiği bu son noktada tüm ihtişamı ve heybetiyle karşımıza çıkıp ‘’Ben buradayım’’ dercesine duran V çatılı bir villaydı burası…

İndim, akabinde altındaki garaj kapısını da; arabadan inebilmesi için arabanın Niyazi Abê’nin oturduğu tarafının kapısını açıp elinden tutarak indirdim. Garajdan yine elimi tutarak birlikte çıktık, akabinde villanın kapısını açtım. Niyazi Abê karşılaştığı o muhteşem tabiatın, orada ağaçlar içinde büyük bir itinayla ve olağanüstü mimari dokunuşlarla inşa edilmiş, heybetli ama bir o kadar da narin evin, hatta orada her şeyin birbiriyle uyumlu oluşlarının şokundaydı.

Niyazi Abê’yi üşümemesi için battaniyelerle sardım, Amerikan odun sobasının yanına oturtup sobayı yaktım; yanan odunların alevlerini, sobayı kaplayan camlardan ateşin türlü oyunlarını seyrederek bu anların zevkini yaşasın diye. Sobanın yanına garajdan getirdiğim odunları yığdım, sürekli sobaya odun atmasını rica edip arabayla iki buçuk kilometre uzaklıktaki birkaç hanelik en yakın köye gittim. O birkaç hanelik yerleşim biriminde yaşayan herkes, en küçük bir hastalıkta beni arayan dostlarımdı. Onlardan dondurulmuş bıldırcın ve yaban ördeği – köylülerin çoğu avcıydı- süt, yumurta, bal, peynir, soğan, patates, ekmeğine kadar ihtiyaç duyacağımız yiyecekleri alıp döndüğümde, Niyazi Abê sobanın karşısında battaniyelerle sarılı, koltuğunda uyuyakalmıştı. Uyandırmamaya dikkat ederek sobaya odun doldurup mutfak bölümüne geçip sevebileceğini tahmin ettiğim yaban ördeğini odun ateşinde pişirdim, çay yaptım, küçük tekerlekleri olan servis masasına bırakıp Niyazi Abê’nin uyuduğu salona götürdüm. Bir elini avuçlarıma alıp okşayarak uyandırdığımda yaşadığı mutluluğu, sükunete kavuşmuş gözlerinde yakaladım.

Villa tipi bu konut, 150 metre yükseklikteki bir uçurumda kaya üstünde inşa edilmişti. Altından da o kayayı binlerce yıl içinde bıçak gibi yararak geçen Beroun Nehri akıyordu ve nehrin diğer tarafı ovaydı. Evin bahçesi aşağıdaki nehre kadar ulaşıyordu ama bahçeden nehre inmek başlı başına tehlikelerle dolu bir macera olmalıydı. Evin uçurumla biten ön cephesinin dışında her tarafını kaplayan geniş bahçe meyve ağaçlarıyla kaplıydı, bahçenin bittiği yerde de tepedeki dalları göğe ok gibi yönlenmiş sık çam ormanıyla kaplıydı.

Amerikan odun sobası odayı çabuk ısıtmıştı. Ben yemek tabağı alıp masaya başka bir koltuk çekip yemeğe başlamak istedim ama Niyazi abe yemiyordu; derin düşüncelere dalıp gitmişti. Bir ara kendisine gelip ‘’Burası Prof. Hradec’in villası mı?’’ diye sordu. Ben de ‘’Yok Abê, burası bizim.’’ deyince hayretle yüzüme baktı ve ‘’Nasıl bizim?’’ diye sorunca ‘’Abe, rahat ol, burası senin evin.’’ deyip onu rahatlatacağımı düşünürken, o daha da kafasında büyütüp yine aynı derin düşüncelere çekildi. Onu yormamak için tüm açıklamayı bir cümleye sığdırdım. ‘’Abe, benim nişanlım var, evlenemiyoruz çünkü evlenmemiz için Çekoslovakya makamları benden Türkiye Büyükelçiliğinden ‘’Bekârdır, evlenebilir.” belgesi istiyor, ki buda biliyorsun mümkün değil, TC burda yaşadığımı bilse Türkiyede ailemin hayatını cehennem eder .Bu villayı nişanlımın ailesi henüz yapamadığımız düğünün hediyesi olarak bize verdi, anahtarlarını da bize teslim ettiler ve artık buraya gelmiyorlar, sadece biz kullanıyoruz.’’ deyince nasıl rahatladığını anlatamam. ‘’Yao, bu yabancı ülkede,bu dağ başında, bu ormanın içinde bu genç yaşta bir Silavlının evinin olacağı valla hayallere sığmaz, taşar!’’ dediği zaman, o an yaşamaktan aldığı hazzı anlatamam.

İkinci günün sabahı erkenden kar yağmaya başlamıştı bile, onu birinci katın balkonuna çıkardım, bahçe koltuğuna oturtup battaniyelerle sardım, o uçurumun altından geçen nehrin zevkini çay içerken çıkarsın istiyordum. Üşümemesi için mutfaktaki odun fırının üstünde ısıttığım sıcak kara taş levhalarını iki yanına, battaniyelerin içine bıraktım ve ne olacaksa olsun, yeter ki; o ana kadar, belki de tüm yaşamı boyunca yaşadığı acılardan ve bu acıların üzerine yüklenmiş hastalığının getirdiği sıkıntılardan sonra, hiç değilse o anın mutluğunu yaşasın!..

Niyazi Abê’ye, birinci ameliyattan sonra rehabilitasyon döneminin bir kısmını isterse o evde geçirebileceğini anlatarak onu Türkiye’ye dönmekten vazgeçirmeye çalıştım, 2 gün boyunca ama tüm çabalarım sonuç vermiyordu. Pazar akşamı artık Prag’a dönmemiz gerekiyordu ki; ertesi gün Paris’e uçabilsin. O gün de beklenenin aksine yoğun bir kar fırtınası geldi. Yola çıktık daha 500 metre gitmeden araba patinaj yapmaya başladı, lastiklere kış zincirlerini takmamıştım. Dönüp Niyazi Abê’ye “Abê, bak! Vallahi yaradan da senin Türkiye ye dönmeni istemiyor.’’ dedim ama nafile. Kararı karardı. Arabayı çalışır vaziyette ve o soğuk havada üşümemesi için kaloriferi açık bıraktım, yürüyerek yağan karın altında ve yerlerdeki karlara bata çıka köye kadar gittim. Köyde bir traktörün olduğunu biliyordum. Bir tanıdıktan rica ettim, bir halat alarak traktörle geldik, arabayı traktöre halatla bağladık ama sırılsıklam olmuştum, ellerim ve ayaklarım soğuktan tutmuyordu. Traktörün sahibi bizi ana yola kadar çekti, oradan ayrıldık ve Prag’a döndük.

Yolda, Niyazi abê o küçük arabada oturduğu koltuktan bana doğru eğildi, bir kolunu sırtıma sarmış, başını sağ omuzumun üstüne koyduğunda bana en büyük mutluluğu yaşatmıştı. İkinci günün akşamı havalimanında onu tekerlekli sandalyeye oturtup hostese teslim ettiğimde yıkılmıştım. Söz verdiği gibi en geç ama en geç bir-iki hafta içinde dönmeyeceğini ve ölüme gidişinin acısını tüm varlığımda hissetmiştim. Birbirimizle gözyaşları içinde vedalaştık, hostes bana müsterih olmamı, Paris’e kadar onunla yakından ilgileneceğini söylemişti ama neye yarardı ki; ölüme gidiyordu, Niyazi Abem…

Yolcular pasaport kontrolünden geçip de kalkıştan hemen sonra uçak gözden kaybolunca, onu son bir kez de olsa görmek için, havaalanı binasından koşarak nasıl çıktığımı, havaalanın yanındaki tel örgülerden, gece karanlığında onun tekerlekli sandalyeyle nasıl uçağa bindiğini acılar içinde hissetmiş, onun ardından, bu gidişin sonucunu bilerek o an yıkılmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğrenmiştim çünkü.

(Devamı gelecek )