Gafur Gökmen

1993 yılında 17 yaşımda terk ettiğim Türkiye’ye 23 yıldan sonra ancak dönebildim.

 Çekya’da bir düzine ticari şirketim vardı. Türkiye’den ithal ettiğimiz malların çoğunu, Kürt iş adamlarından almak hep önceliğimdi. Beni Türkiye’den davet eden şirketler konaklama yeri olarak Hilton, Sheraton, Mavi Marmara Otellerini yeğlerlerken, ben kendim gittiğimde kadim dostum Dr. Kazım Taşın Aksaray’daki otelinde kalmayı yeğlerdim. Nihayetinde gençliğimin bir bölümünü geçirdiğim sokaklardı oralar. Lise öğrencisiyken kaldığım Diyarbakır Talebe Yurdu, DDKO’nun merkezi, Pertevniyal Lisesi ve daha nereler…

Yine bir iş ziyaretimde rahmetli ağabeyimin de İstanbul’da olduğunu öğrenince hemen buluştuk. “Kaldığın otel yeteri kadar güvenli değil,” dedi, kaygılıydı. “Daha güvenli oteller var, sahipleri tanıdıklarım, orada kal,” diye ısrar edince, kabul ettim. O dönemde Avrupa’da Türk Devleti’nin fazlaca gözüne çarpan ve üzerime odaklandığı, Avrupa’da en çok tanınan  Kürt iş adamıydım. Kürt iş adamlarının Türkiye’de sokaklardan  ,arabalarından alınıp öldürüldüğü yıllar, aylar’ dı. 

 

Rahmetli abimin önerdiği otel dostum Dr. Kazım Taş’ın oteline yakındı. Üstelik Diyarbakırlılarındı. Rahmeti ağabeyim bir dönem müvekkili olan Hotel sahibinden güveliğime dikkat etmelerini istemişti, onlarda bineceğim her taksiyi bile bilerek seçenler olmuşlardı. Otelin karşısında bir park yeri vardı.

Birkaç ay sonra yine İstanbul’a gittiğimde o park yerinin pasaja çevrildiğini görünce hayrete düştüm. Çekya’ da onlarca inşaatım vardı ve inşaattan anlamadığım için tümünde sorun yaşanılıyor, şirketlerde milli gelenek olmuş hırsızlığın önüne geçilemiyordu. Otel sahibine karşıdaki pasajı nasıl ve bu kadar kısa zamanda inşa edebildiklerini sordum. Çekya ölçülerine göre bu birkaç yıl sürecek bir projeydi… Bana bir Mardinli gencin tüm inşaatı organize ettiğini, onun üstün yetenekli olmasına rağmen kökeninden ötürü piyasada layık olduğu yere varamadığını, Kürtlerin inşaat işleriyle ancak karnını ve ailesini doyurabildiğini söyledi. O genci merak etmiş, görmek ve tanımak istemiştim.

 

Bir akşamüstü otele döndüm. Anahtarımı almak için resepsiyona gittim. Çalışan: “Yekta Bey lobide bir bekleyeniniz var,” dedi. Eliyle işaret etti. Yanına gidip selamlaştıktan sonra, beni niye beklediğini, kim olduğunu sordum ona.

Karşımda ince hatta zayıf yapılı orta boylu, koyu esmer tenli, gayet sıradan giysilerle 30 yaşlarında birisi duruyordu. İsminin Gafur Gökmen olduğunu ve pencereden parmağıyla işaret ettiği pasajın inşaatını kendisinin organize ettiğini söyledi. Otel sahibi onunla görüşmek istediğimi, kendisine iletmiş, o da beni görmeye gelmişti işte. Sevgiyle kucakladım onu. “Bravo sana, sen ne becerikliymişsin, bu inşaatı nasıl bu kadar kısa zamanda başlayıp bitirebildin?” diye sordum ona.

Türkiye’de daha önce şahit olmadığım bir mütevazilikle: “Abi zor bir şey değil ki, kolay işler bunlar,” deyip, inşaatın hikayesini anlatmaya başladı. İnanılmaz bir sükûnet ve her şeyi kolay, rahat sıfatlarıyla isimlendirerek…

Oysa ben Çekya’da benzeri inşaatlarda mühendis ve hatta mühendislikten yüksek lisans almış danışmanlarımdan hep zorlukları, teknik problemleri, statik ve sonu gelmeyen, aşılamayan efor ve para isteyen problemleri çokça duymuştum…

O gence, o an hayran olmamak mümkün değildi. Hemen sohbeti kısa keserek: “Yurt dışında çalışmak ister misin?” diye sordum. Aynı soruyu o yıllarda Türkiye’de kime sorsaydım alacağım yanıtın ‘’Evet’’ olacağından çok emindim. Ama Gafur teklifimle ne heyecanlandı ne sevindi ne de başka bir pozitif duyguya kapıldı. “Sağ olun abi ama düşünmem lazım,” dedi, “benim burada bakmakla yükümlü olduğum bir ailem var. Köyümüz yakıldı, hepimiz buraya kaçtık! Küçük kardeşlerim ve yaşlı bir babam var,” deyince onun içinde taşıdığı acılar beni sardı ve Gafur’un o ana kadar bendeki değeri kat ve kat artarak varlığımda yer yaptı. “Olur,” dedim, “ama bilesin ki sen Çekya’ya gelirsen bile aileni burada yalnız ve gelirsiz bırakmayız!”

Kartımı verdikten sonra onu bir kez daha ama bu kez daha sıkı ,onurlu oğlundan guru duyan bir baba gibi kucaklayarak ayrıldık.

Birkaç ay sonra Gafur bana o otelden faks gönderdi. “Kalmak için değil, karar verebilmem için gelip inşaatları yerinde görmek ve bir haftalığına gelmek istiyorum. Benim vize işlemlerinde yardımcı olabilir misiniz?” diyordu.

Hemen çalışanlarım, Gafur için hazırlanan davetiyeyi Çek Başkonsolosluğu’na bir kopyasını da gönderdiği faksın gelen numarasına gönderdiler.

1994 yılı… 8 Eylül’de Gafur şirketlerimden birine telefon ediyor, “Prag Havaalanındayım,” diyor. Onu havaalanından alıp o gün orda olduğum, çalıştığım şirketlerimden birine getirdiler.  

Gafur 1990 yılından o tarihe kadar Prag’a, her hafta en az birkaç kişinin beni ziyaret için geldiği; en az yoran, zaman ve efor sarf ettiren ziyaretçim olmuştu. Kendi başına her şeyini halletmiş, Prag Havaalanı’na kadar gelmiş ve geldikten sonra aramıştı. Diğer tüm ziyaretçiler ise en küçük konunun, sorunun çözümünü bize yansıtırlardı. Ziyaret için gelenlerin, kendi keyif,arzu ve istekleriyle gelmelerine rağmen.

Gafur geldi, şirket çalışanlarından birinin kaldığı -ki ev bana aitti- evde konakladı. Ertesi gün tüm programımı değiştirerek beraber Prag ve Orta Çek bölgesindeki inşaatları gezmeye başladık. Her yerde benim maaşlı denetlemeyle sorumlu uzmanlarımın görmedikleri eksikliklerini, bir çırpıda gördü, hem de yıldırım hızıyla gören bana sabırla eksiklikleri anlatanım oldu.

Kendisine denetimi benim ormanlık alan içinde kendim için inşa ettirdiğim evimde başlamasını önerdim. Kabul etti. Kendisine küçük bir araba tahsis edildi ve bir de harita. Gafur ilk kez geldiği Avrupa’da ne bir yardım, ne bir rehber, ne de bir tercüman veya başka bir şey istedi. Araba, harita ve konakladığı evle çalışacağı yeri kâfiydi ona… Ne yiyecek, nerde yiyecek, yemeklerde domuz var mı, trafik kaideleri nedir ve bir yabancının hele hele ilk kez Avrupa’ya gelmiş bir yabancının haklı soru ve kaygılarından hiçbiri yoktu Gafur’da…

İlk geldiği gün bana “Çekya’da bir hafta kalacağım, “dönüş biletini de aldım, mutlaka dönüp nişanlımla evleneceğim, “dedi, “eğer geride bırakacağım ailemin sorunlarını uzaktan çözebileceğime kanaat getirirsem hemen düğünden sonra döneceğim, “diye ekledi. İnanılmaz bir sükûnet, samimiyet, alçakgönüllülük ama kendine has bir onurla… Onu bu kısa zaman diliminde tanıdıkça sevgim hayranlığa dönüşüyordu.

15.09.1994 tarihinde dönecekti. Yoğun olduğumdan akabindeki günlerde sadece 3 gün ancak yarım saat görüşebildik. Son kez ayın 13’ünde ayak üstü görüştüğümüzde Gafur kararını verdiğini ve düğünden sonra hemen döneceğini söylediğinde beni o kadar mutlu etmişti ki… Bana inşaat uzmanı olarak getirisinden değil, yakınımda böyle mütevazi, alçak gönüllü, sakin, her sorununu kendisi çözen onurlu bir kürdün olacağından onur duyarak mutlu olmuştum.

O dönemde oldukça yoğundum. Her dakikamı benim şirket görevlilerim hesaplıyordu. Ayın 12’inde İngiltere’nin en büyük ilaç ve kozmetik şirketi BOOTS’un yönetiminden iki kişi, Türkiye kozmetik VEPA şirketinin sahibi ve Yönetim Kurulu Başkanı Vedat Öztorhan’la  Dış İlişkiler Müdürü Hakan Kırımlı gelmişlerdi. Hakan Kırımlı daha sonraki yıllarda Türkiye DHL şirketinin Genel Müdürü oldu.

13.09.1993’te hep birlikte Prag’ın komünizm yıkıldıktan sonra seçimle Belediye Başkanı seçilen,70 li yıllarda Kürt atasözlerinin Çekçeye tercümesinde bana aylarca yardım etmiş kadim dostum Jaroslav Koran’ı ziyaret ettik. Biz, o ve ortak dostumuz Avrupa’nın en Prestijli Edebiyat gazetesi Lettre Enternational’ın Müdürü Dr.Tomas Vrba ‘la birlikte görüştük, hep beraber yemeğe çıktık. Daha sonra benim şirkete dönerek hukukçularımla hepimiz BOOTS’un Çek Cumhuriyeti Genel Temsilciğini benim şirkete vereceği sözleşme üzerine çalıştık. Son şeklinde mutabakat sağladık. Ve sekreterler son şeklini 14.09’da yani ikinci günü imzalamak üzere yeniden daktiloyla üç lisanda hazırlamaları ve imzalaması için noteri davet etme talimatını verdim. Daha sonra mutabakatı kutlamak için akşam yemeğine ve akabinde ezilmişlerin müziğini çalan Jazz Kulübü’ne gittik.  Jazz’dan sonra önce BOOTS Yönetim Kurulu üyelerini kaldıkları Paris Oteli’ne, sonra da Vedat ve Hakan Bey’i Club Oteli’ne bırakıp evime döndüğümde yüzleri maskeli bir komando birliğinin saldırısına uğradım. Sonra öğrendim ki bu kendisini tanıtmadan başıma pompalı silah dayayanlar ve akabinde başıma çuval geçirip ellerimi arkadan kelepçeleyenler polismiş.

Zorla , başıma silah dayatıp, ellerimi arkadan demirlerle tüm el damarlarımın kan dolaşımını engellercesine kelepçeye takarat   götürüldüğüm yerin bir binanın kalorifer kazan dairesi olduğunu başıma geçirilen çuval çıkarıldığında gördüm. Kelepçelerle kalorifer kazanına bağlanmıştım ve ellerim yanıyordu…

Bir yıl sonra dava dosyasından öğrendim ki, o gecenin sabahı saat 7 sıralarında yine o  komando ekibi de inşaat halinde olan ormandaki villamın etrafını sarıp çalıların altında saklanıyor. Ta ki Gafur Gökmen inşaata arabasıyla gelinceye kadar… Gelip arabasından inip inşaattaki işçilere doğru yönelince “dört bir etraftan” Zebella gibi komandolar kuduz bir hayvan gibi saldırıyor ve o ince bedenin kemiklerini kırarcasına dövüp, arkadan kelepçeleyip, benim kalorifer kazanı dairesinde kaldığım polis merkezine getiriliyor. İnşaatı yapan firmanın daha sonra soruşturma dosyasından öğrendiğim kaçak çalıştırdığı Ukraynalı, Rusyalı işçilere dokunan olmuyor.

Ve bir gün sonra evlenmek için İstanbul’a dönecek, yaşamında ilk kez çıktığı Avrupa ülkesinde 5 gün sonra yakalanan Gafur Gökmen tam 26 ay Çekya’nın en zalim özel güvenlikli gözaltı hapishanelerinde sorgusuz sualsiz dolaştırılıp durduruldu. Lisanını, kültürünü, hatta coğrafyasını bilmediği bu ülkede gardiyanların el altından kışkırtmasıyla diğer mahkûmların saldırısına sürekli uğradı, hastalandığında doktora çıkartılmadı ve çoğu zaman penceresi bile olmayan ” güvenlik hücrelerinde ” tam 26 ay tutuldu…

Sebep?..

Güya Prag’a geldiği gün, yani 08.09.1994 tarihinde ben, M. Haci Bulut, hukuk fakültesi öğrencisi yeğenim Roni Özdemir ve Sezai Perçin isimli bir faşistle TKP tarafından 1985 yılında Çekoslovakya’ya getirilen Göksel Otan sahte pasaportlu Gürkan Gönen’e ya da M. Özer’e isimli üç kimlikli kişiye beraber işkence yapmışız -bir. T.C. emniyetinin “çok gizli” bir belgesinde bu şahsın 1985 yılında Papa Suikastıyla bağlantılı olarak arandığını ve Göksel Otan ismine düzenlenmiş pasaportla yurt dışına,doğu Berline kaçtığını öğrenecektik yıllar sonra.   O şahıs ki Çek Senato Başkan Yardımcısı, Orta Avrupa’nın en köklü hanedanlığının başı Karel Schwarzenberg’ in ve onlarca Çek Cumhuriyeti’nin en saygın şahsiyetinin hazır olduğu  mahkeme salonunda  13 yıl sonra ancak gerçekleşmesi mümkün olan yüzleşmede bu olaydan bir süre önce T.C. Prag Büyükelçisini kayınpederinin Prag’ın 40 km dışındaki villasında ağırladığını, diğer bir büyükelçilik görevlisiyle  sıkça görüştüğünü gösterilen kanıtlar sonucu itiraf etmek zorunda kalacaktı…Ve aynı kişi aynı mahkeme salonunda aynı ifadesinde Gafur Gökmeni tanımadığını, benim de kendisine işkence yapmadığımı , birisine işkence yapacak yapıya sahip olmadığımı, bazen dalıp giden filozof yapılı idealist biri olduğumu söyleyendi…

– Birinci suçlamada, suçun işlendiği iddia edilen gün ve saatlerde, yani 8.09.1994 günü  19-22 saatleri arasında ben Prag’ın  Diplomat Hotelinin özel toplantı salonunda eski ulaştırma bakanı J.Jira, eski genel kurmay başkan yrd. general J.Kovacik ve bir dizine ülkece tanınan şahsiyetle birlikte 50 yük lokomotifinin , 60 troleybüsün satın alma sözleşmesini imzalıyordum…. 

-İkinci suçlamada güya ben BOOTS Yönetim Kurulundan şahıslarla, VEPA’nın sahibi Vedat Öztorhan ve Dış İlişkiler Müdürü Hakan Kırımlı’yla akşam yemeğinde olduğumuz ve akabinde Orta Avrupa’nın en ünlü Jaaz Kulübü’nde geçirdiğimiz saatlerde ben, Gafur Gökmen ve yeğenim iki kişiye daha Prag’ın 30 km dışında inşaatta olan villamda işkence yapmışız. Yani 13.09.1994 tarihinde saat 18- 22 ye kadar!

Halbuki 13.09.1994 tarihi saat 14’te yeğenim hâlâ izah edilmeyen nedenlerle polisçe gözaltına alınıyor ve hücreye tıkılıyor, polisin o gün saat 14’te gözaltına alıp  hücresine koyduğu yeğenim akabinde  26 ay tutuklanan bir şahıs nasıl olur , buna rağmen iddianameye göre aynı gün hücredeyken  18-22 saatleri arasında Prag’ın 30 km dışında başka bir insana işkence yapabilen oldurtulur, yeğenimin ikizi yoktu ama ! Ben de yeğenimin gözaltına alındığından habersiz en az 6 kişiyle beraberim o suçlamanın yapıldığı saatlerde, Prag’ın en ünlü lokantalarından birinde, akabinde Bill Clinton’un her fırsatta gelip’te  saksafon çaldığı orta Avrupa’nın en ünlü Jazz kulübündeyiz …

Özel güvenlik şartlarından 17 ay sonra polisin bizim işkence yaptığımızı iddia ettiği 3 kimlikli şahısla yüzleştirme kararını avukatlarımız Yargıtay’dan çıkartabildi. Çünkü polis, savcılık ve il mahkemesi avukatlarımızın bu isteğini kabul etmeyip, sürekli reddetmişlerdi.

17 ay sonra o, benim zarif yapılı, köyü yakıldığı için Mardin’den, İstanbul’un bir boş tepesine gelip kerpiç ev yapıp ailesini barındıran ve o zor şartlarda hayatını sürdürüp ailesinin geçimini sağlayabilmek  için inşaat gibi zor bir mesleği hiçbir okula gitmeden, mühendisleri şaşırtacak düzeyde iyi öğrenen ve akabinde bir haftalığına Çekya’ya gelen, Türkiye’de nişanlı Gafur Gökmen nihayet tutulduğu her türlü işkenceye maruz kaldığı o yaban ellerindeki Özel Güvenlik Hücresinden çıkartılıp, yüzleştirilmek üzere polisin özel kameralarla donatılmış odasına götürülüyor. Ne olduğunu ne olacağını bilmeden… O gün ki en büyük şansı avukatına yüzleştirilmenin olacağı haberinin verilmiş olması… Orada hiç değilse ona insanca yaklaşan tek insani varlık o avukat oluyor…

Polisler Yargıtay’ın verdiği kararı uygulamamak için ne gerekiyorsa yapmış olsalar bile o gün hiç değilse suçlu duruma düşmemek, göz boyamak için de olsa Yargıtay’ın bu kararına uyuyor gibi olmak zorunluluğunu hissediyorlar.

17 ay karanlık hücrelerde akıl almaz işkencelere maruz bırakılan Gafur Gökmen aniden o kameralar için özel ışıklandırılmış odada kendisini buluyor, görmekte zorlanıyor, dikdörtgen büyük bir masanın bir ucuna oturtuluyor. Diğer ucunda da siyahi tenli, siyah saçlı, zayıf birisinin oturduğunu, duvara dayalı sandalyelerde de avukat diye kendisini tanıtan şahıs ve sivil polisler oturuyor.

Ve ilk soru soruşturmayı yürüten bir polisten Gafur’a yöneltiliyor…

-Masanın diğer ucunda oturan kişiyi tanıyor musun?

Yanıt;

-hayır oluyor.

Bu kez aynı soru masanın diğer ucunda oturan Göksel Otan veya Gürkan Gönen veya TC’nin gizli belgelerinde Papa Suikastı’yla bağlantılı olarak TC’de bir dönem aranan M. Özer farklı isimleriyle üç kimlikli adama yöneltiliyor.  O da:

– Hayır ben bu şahsı tanımıyorum diyor.

Gafur’un avukatı zorla söz alıp,

 -O zaman siz nasıl olurda bu şahsın size işkence yaptığını iddia edersiniz?” diye soruyor. Gelen yanıt:

 -Ben böyle bir şey iddia etmedim. Ben bu kişiyi ilk kez görüyorum! oluyor.

Ve avukatı soruşturmayı yürüten polislere dönerek:

 -O halde müvekkilimin hemen serbest bırakılmasını ve benimle burayı terk etmesini talep ediyorum’’ der! Kime diyor ki ama…

Gafur buna rağmen bırakılmaz. Hücrelerde o pis kokulardan, havadan burnunda Papilom oluşur. -ki bu tıbbi açıdan vücudun pis havaya verdiği tepkidir- Papilom sıkça kanar, Gafur doktora çıkartılmaz.

Özel hücrelerde “yaşatılmaya” mahkûm edilişimin bir buçuk yıl sonrası bende ağız dokumda papilomların oluştuğunu fark ettim, etrafımı saran tüm duvarları aşarak, lağımdan aşağı kata, Çocuklar Bölümüne cumhurbaşkanına ulaştırılmak üzere mektup yazıp, yardım istedim. Yardım geldi. Hastanesi olan bir hapishaneye götürüldüm, ameliyatla papilomlar alındı. Ameliyathaneden hücreye götürüldüğümde gardiyanların kışkırttığı bir mahkûmun saldırısına uğradım, daha narkozdan tam kurtulamamışken akabinde bu saldırıdan birkaç saat sonra hastaneden alınıp bir polis merkezine götürülerek ifadem alınmak istenildi. Baygınlık geçirmişim. Akabinde yine hapishaneye ve eski hücreme geri getirilmişim…Beni ameliyat edildiğim hastanesi olan Prag’daki gözaltı hapishanesinden ameliyattan bir kaç saat sonra , ağzımdaki kanayan yaralarla    şahsen ifademi alma bahanesiyle alıp götüren polisin başı Yüzbaşı Josef Mares’ti. -O Mares şimdi başkent Prag’ın polis teşkilatının cinayetler masası şefliğini yapıyor ve albaylığa yükseltilmiş…-

Ama Gafur benim gibi şanslı olmamış…Ve onun papilomları tedavi görmeyince Papilokacinom dediğimiz kansere dönüşmüş…

Avukatı, Gafur’un salıverilmesi için savcılığa, mahkemeye başvurmuş, ama tüm başvuruları reddedilmiş. Ta ki Yargıtay’a gidinceye kadar… Yargıtay Gafur’un hemen salıverilmesi kararını “mağdurun” yüzleşmede Gafuru tanımadığı esası üzerine verir ama aradan 9 ay geçmiştir…

26 ay sonra Gafur kanserle salıverilir ve hiçbir hukuki dayanağı olmamasına rağmen Türkiye’ye gönderilir… Ben hâlâ özel hücrelerdeyim …

Çok sonra soruşturma dosyalarından öğrendik ki Gafurun bir kardeşi dağdaymış. Ve T.C. Çekya’ya “Bu PKK’lı birisinin kardeşidir,” diye İnterpol aracılığıyla haber göndermiş ve çok sonra yine soruşturma dosyasından öğrendik ki ben Gafur’un Prag’a vardığı andan itibaren izleniyormuşum. Yani beni izleyen polis bana atfedilen suçlamaların yapıldığı saatlerde suçlatıldığımız olay yerinde değil, başka mekânlarda ve başka kişilerle olduğumuzu bile bile Gafur’u, yeğenimi, Hacı M. Bulut’u 26 ay beni 31 ay boyunca işkence hanelerde tuttu… 13 yıl süren soruşturma , mahkeme sürecinde suç işlediğimiz iddia edilen o gece beraber olduğumuz hiç bir şahsın ifadesine ne polis, ne savcı nede mahkeme baş vurmadı….

Gafur’un tek suçu köyü yakılan onurlu Kürt olmak , kardeşinin dağda olmasıydı. O “suçu” onu Avrupa’nın kalbi diye isimlendirilen Prag’ta bulmuş, yakalamış, işkencelere maruz kılmıştı. Ta ki canını alıncaya kadar…

Bizimle birlikte bu üç kimlikli şahsa işkence yaptığını söyleyen Bafralı faşist kökenli Sezai Perçin hiçbir zaman tutuklanmadığı gibi eşi ve çocuğuyla devletin özel misafirhanelerinde misafir edildi… Yani polisin iddiasına göre 5 “işkenceciden” üç Kürt 26 ay ben ise 2,5 sene işkence hanelerde tutuluyoruz ama Türk faşisti olanı devletçe misafir ediliyor…

 

Albay Vaclav Kucera

 

Soruşturmayı yürüten polis biriminin başkanı Teğmen Vaclav Kucera’ydı. Şimdi  aynı Vaclav Kucera artık albay, hukuk doktoru ve ikamet ettiğim Orta Çekya Bölgesi Polis Müdürü Vaclav Kucera’dır…Yani ikamet ettiğim evimde sürekli polis terörüne maruz bırakıldığım bölgenin polis şefi.

Vaclav Kucera’nın başkanı olduğu polisin soruşturma dairesinin beni ve diğer 3 Kürd’ü tutuklamaları için, gönderdiği komandonun başı Yüzbaşı Jopsef Opava 10 sene sonra başka bir olaydan dolayı Çek Cumhuriyet tarihindeki en büyük organize suç örgütü Berdych Gangsterlerinin başı olduğu ortaya çıktı. Ve Çek tarihindeki en büyük organize suç mahkemesi olarak bu Gangster Örgütünün 41 kişisi yargılanıp ceza yedi ve çok sonra Josef Opava onu hapishanede şahsen ziyaret eden günümüzün Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkan Yardımcısına J. Stetina’ya ve eski adalet bakanı Jan Kalvoda’ya benim ve benimle birlikte tutuklananların sipariş üzerine tutuklandıklarını itiraf ederken , güvenilir bir ceza evinde cezasını çekmesi sağlanırsa siparişi kimin verdiğini de söyleyeceğini Sayın Stetina’ın ve sayın Kalvoda’nın diktafonlarına kayıt etti … 

 

Bizi tutukalayan yüzbaşı Josef Opava

 

Buna rağmen Vaclav Kucera hâlâ Orta Çek Polisinin Müdürü…

Vaclav Kucera’nın başkanı olduğu polisin soruşturma dairesi hakkımızda başlattığı soruşturmanın ilk günlerinde Göksel Otan ‘ın pasaportunun sahte olduğunu yani Çekya’da sahte pasaportla yaşadığını, bu sahte pasaportla ikamet aldığını, resmi tercümanlık belgesine, hata ve hata silah ruhsatı bile delilerle  kanıtlanmasına, Nurettin Çil isimli Trabzon’lu bir aşırı milliyetçiye , Almanya, Avusturya araba hırsızları şebekelerinin başı olmasına ve Prag’ta o dönemdeki Avrupa’nın en büyük kalpazanlık matbaasını açan a “şirket “ kuranın ,şirketinin müdürü ve şirketinin merkezinin resmi adresini kayınpederinin evin de olduğu ispatlanmasına  rağmen hiç bir soruşturma açılmadığı gibi hep kollanan, korunan oldu.

Bu çetenin Prag ‘ ta kurduğu ,“ürettiğini ürünlerin” tüm Avrupa ülkelerine sevk ettiği  kalpazanlık matbaasının lağvedilmesi  ancak Alman polisinin özel komando birliklerinin Almanya’dan  Prag’a  gelip bil fiil müdahalesiyle mümkün oldu, Avrupa’nın 6 ülkesinde onlarca kişi yakalanırken Nurettin Çil’e kayın pederinin evini adres göstererek şirket kuran Göksel Otan,Gürkan Gönen veya M.Özer ismini taşıyan kişiye dokunulmadı bile.

Haci Mehmet Bulut 26 ay dilini, dinini, kültürünü tanımadığı bir ülkede  “özel güvenlik “hücrelerinde tutuldu, hepimizin yaşadığı ona da yaşatıldı, ruhi dengesini yitirdi , 21 yıldır çok değerli Dr.Kemal Parlak ‘ın bizzat ilgilendiği psikiyatri uzmanların denetiminde tedavi altında,…

Hukuk Fakültesi öğrencisiyken, suçsuz sebepsiz 26 ayını bizim gibi tahmini bile zor hücrelerde geçiren yeğenim, serbest bırakıldıktan sonra hiç bir hukuki dayanağı olmamasına rağmen Çek Cumhuriyetindeki oturumu yok sayılarak Türkiye ye gönderildi, Türkiye de de buradaki öğrenciliği yok sayılarak hemen er olarak askere alındı…akabinde insanlıktan kaçarcasına bir adaya yerleşti ve hala o adada…. 

Gafur’um Türkiye’ye döndükten bir süre sonra kanserin amansız acılarıyla çırpındığını duyunca var olan tüm imkanlarımı seferber ederek sağlık sigortası bile olmayan bu yiğit Kürt evladının Türkiye şartlarında mümkün olan gerekli tüm tedavilerini sağladım, ameliyatlar geçirdi. Önce burnu alındı sonra bir gözü sonra beyninin ön kısmı ve daha sonra…

32 yaşında Türkiye’de TC’nin tüm insanlık dışı zulmüne baş eğmeyen ailesini koruma iç güdüsüyle kaçırıp İstanbul’a getiren o yiğit, onurlu Kürt gencini TC’nin zulmü, Çek polisi ve ona ajanlık yapan eski TKP’liler ve Türk faşistlerince sorgusuz sualsiz yakalandı. 26 ay mahkemeye bile çıkarılmadan insanın tahmin edemeyeceği işkencelere maruz bırakıldı ve canı alındı… Cenazesinin kaldırıldığı günün akşamı kerpiçten yapılmış İstanbul’un dışındaki evinde geriye bıraktıklarının acılarını onlarla yaşarken Kürtlere layık görülen kaderi lanetleyerek günün doğmasını ıstırap-acılarla  beklemiştim… 

2003 yılında yani eylül.1994 tarihinde  Gafur’la gözaltına alındıktan 9 yıl sonra devlet erkânının da hazır bulunduğu mahkeme salonunda, nihayet mahkeme başladı.

Daha önce defalarca gerek ben gerekse rahmetlinin avukatı mahkemeye Gafur’un vefat ettiğini belgelerle iletmiş olmamıza rağmen, hâkim tüm bu gerçekleri bilinçli bir şekilde göz ardı ederek Gafur hakkında mahkemeye gelmediği için “Uluslararası Tutuklama Kararı” çıkardı.

Mahkeme salonunda yalvarırcasına hâkimin bu kararı çıkarmamasını, çıkardığı taktirde, o kadar zulme maruz kalıp devlet baskısı altında yaşayan, geride bıraktıklarına bir yeni zulmün yaşattırılması için Türk devletine fırsat tanıyacağını söylerken, bilakis hâkimin yüz ifadesinden geriye kalanlara vereceği eziyetin şehvetini yaşadığı körün bile görebileceği ifadeyi görmemek mümkün değildi..

Ve olan oldu. Uluslararası tutuklama  kararının iletildiği Türk polisi, Gafur’un ölüm yatağındaki bir kelime Türkçe bilmeyen  babasını ve her an yeni bir devlet terörünün yıllarca tekrarlanacağı korkusuyla yaşayan, yaban ellerdeki kardeşlerinin, akrabalarının ifadelerini aldı. Tutuklama bahanesiyle evleri basıldı,evleri arandı.

Bu Türk polisinin Gafur’un öldüğünü bilmesine rağmen yapılandı. 

Gafur’un ölümünü mahkemeye bildiren avukatı Dr.J.Pelikan hakkında mahkemeyi yanıltıyor gerekçesiyle soruşturma açmak istendi. O da avukatlığı bırakıp savcı oldu. Şimdi Yargıtay Başsavcılığının savcısı…

13 yıl sonra ancak Prag yüksek mahkemesi kararıyla hepimizin suçsuz,  devletin suçlu olduğu kanıtlandı, buna rağmen kimse  Gafurun geride bıraktıklarından ne özür diledi nede bir tazminat ödedi.

Canı alınan o mazlum Kürt yiğidinin haykıran kanının sesini yıllardır bir çok lisanda yazdığım yazılarla, kitaplarla, parlamentoda verilen gensorularla duyurmak istediğim, Çek devlet kurumları sağırlığa bürünmüşler.

MAZLUM KÜRT GAFUR’UN HAYKIRAN KANI’IN çığlığını duymayan F. Kafka’nın, Kundera’nın, Smetana’ın, V.Havel’in, Milos Forman’ın toprakları sağır mı oldu?